Tate Modern’de Görülmesi Gereken 10 Eser
Londra’daki Tate Modern, klasik anlamda bir müze deneyiminden biraz farklı.
Burada salon salon ilerleyip yalnızca ünlü tabloları aramıyorsunuz. Picasso‘dan Rothko’ya, Matisse‘den Dalí ve Warhol‘a uzanan modern sanat tarihinin içinde dolaşırken bir anda dev bir enstalasyonla, video işiyle ya da neredeyse boş görünen bir salonla karşılaşabiliyorsunuz.
Üstelik müzenin kendisi de hikâyenin bir parçası. Tate Modern, Thames Nehri kıyısındaki eski Bankside Power Station binasının dönüştürülmesiyle oluşturuldu ve 2000 yılında açıldı. Dönüşüm projesini İsviçreli mimarlık ofisi Herzog & de Meuron gerçekleştirdi.
Tate Modern’in kısa hikâyesi
Tate’in modern sanat koleksiyonu büyüdükçe Londra’da ayrı bir modern sanat müzesine ihtiyaç duyuldu. 1994 yılında yeni müze için Bankside Power Station seçildi. Ardından düzenlenen uluslararası mimarlık yarışmasını Herzog & de Meuron kazandı.
Elektrik santralinin dev endüstriyel yapısı tamamen yok edilmedi. Tam tersine, bacası, tuğla cephesi ve özellikle devasa Turbine Hall korunarak yeni müzenin karakterine dönüştürüldü. Tate Modern 11 Mayıs 2000’de Kraliçe II. Elizabeth tarafından resmen açıldı.
Bu nedenle Tate Modern’e girerken ilk eseriniz aslında bina olabilir.
Tate Modern’de mutlaka görülmesi gereken 10 eser
Küçük not: Tate Modern koleksiyonundaki eserlerin sergilendiği salonlar değişebiliyor; bazı çalışmalar dönemsel olarak depoya alınabiliyor ya da başka sergilere ödünç verilebiliyor. Gitmeden önce Tate’in resmî sitesindeki güncel sergileme bilgisini kontrol etmekte fayda var.
1. Henri Matisse — Salyangoz

The Snail, 1953
İlk bakışta büyük, renkli kâğıt parçalarından oluşan oldukça basit bir kompozisyon. Ama bu eser, Matisse’in hayatının son döneminde geliştirdiği cut-out, yani kesilmiş kâğıt çalışmalarının en önemli örneklerinden biri.
Sağlık sorunları nedeniyle eskisi gibi resim yapmakta zorlanan Matisse, yardımcılarına kâğıtları guaj boyayla boyatıyor ve ardından bu kâğıtları makasla keserek kompozisyonlar oluşturuyordu. Bir anlamda artık fırçayla değil, makasla resim yapıyordu.
Bu eserde neye bakmalı? Ortadaki renkli parçaları takip edin. Matisse, bir salyangoz kabuğunun spiral hareketini doğrudan çizmek yerine onu renk ve biçime indirgemiş. Kırmızı-yeşil, turuncu-mavi ve sarı-mor gibi tamamlayıcı renklerin yan yana kullanılmasına da dikkat edin.
Matisse’in renge yaklaşımını modern sanat testimizin ikinci sorusunda da anlatmıştım.
2. Mark Rothko — Seagram Murals

1958–1959
Rothko’nun büyük renk alanlarının karşısında ilk anda “burada neye bakmam gerekiyor?” diye düşünmek son derece normal. Aslında belki de hiçbir şeye. Rothko’nun istediği şey resmi çözmenizden çok, resmin içinde bir süre kalmanızdı.
Bu çalışmalar başlangıçta New York’taki Seagram Building’de bulunan lüks Four Seasons restoranı için sipariş edilmişti. Rothko daha sonra eserlerinin bu ortam için uygun olmadığına karar verdi ve projeden çekildi. Serinin bazı tablolarını daha sonra Tate’e bağışladı. Bu hikâyenin devamını çağdaş sanat testimizin üçüncü sorusunda anlatmıştım.
Bu eserde neye bakmalı? Bir Rothko tablosunun karşısında mümkünse birkaç dakika durun. Bordo, siyah ve kırmızı alanların tamamen düz olmadığını fark edeceksiniz; renklerin sınırları titreşiyor, bazı bölgeler öne çıkıyor, bazıları geriye çekiliyor. Yakından baktığınızda boya katmanlarının ne kadar ince olduğunu, uzaktan baktığınızda ise renklerin adeta bir mekân oluşturduğunu görebilirsiniz.
Rothko’nun işleri fotoğrafta göründüğünden çok daha farklı çalışıyor.
3. Pablo Picasso — Üç Dansçı

The Three Dancers, 1925
Üç figür el ele tutuşmuş dans ediyor. Ama bu neşeli bir dans değil: bedenler parçalanmış, yüzler bozulmuş ve hareket neredeyse şiddetli.
Eser aşk, cinsellik ve ölümle ilişkili kişisel anılardan izler taşıyor. Tate de tabloyu Picasso’nun arkadaşı Carlos Casagemas’ın trajik ölümüyle ilişkilendiriyor.
Bu eserde neye bakmalı? Figürlerin elleri ve ayaklarına bakın. Bedenler doğal anatomi kurallarına göre çizilmiyor; özellikle soldaki figür neredeyse parçalanarak dans ediyor. Picasso’nun Kübizm sonrasında figürü nasıl bozup yeniden kurduğunu görmek açısından çok güçlü bir çalışma.
4. Salvador Dalí — Istakoz Telefon

Lobster Telephone, 1938
Bir telefon. Üzerinde bir ıstakoz. İlk bakışta şaka gibi. Ama tam olarak Sürrealistlerin sevdiği şey de buydu: normalde yan yana gelmeyecek iki nesneyi bir araya getirerek zihinde yeni ve tuhaf çağrışımlar yaratmak.
Dalí için hem telefon hem de ıstakoz cinsel çağrışımlar taşıyordu; bu iki nesneyi birleştirerek bilinçaltındaki gizli arzulara göndermede bulunuyordu.
Bu eserde neye bakmalı? Telefonun ahizesinin tam olarak nereye yerleştirildiğine dikkat edin: ıstakozun kuyruğu konuşma kısmına denk geliyor. Dalí burada gündelik bir objeyi kullanılamaz ve rahatsız edici bir şeye dönüştürüyor. Sürrealizmi anlamak için çok güzel bir örnek — gerçekliği tamamen terk etmek yerine, gerçek nesnelerin ilişkisini bozmak.
5. Andy Warhol — Marilyn Diptych

Marilyn Diptych, 1962
Marilyn Monroe’nun aynı görüntüsü tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Sol tarafta parlak renkler, sağ tarafta ise giderek solan siyah-beyaz görüntüler. Warhol bu çalışmayı Monroe’nun 1962’deki ölümünden kısa süre sonra yaptı ve 1953 yapımı Niagara filmi için çekilmiş bir tanıtım fotoğrafını kullandı.
Bu eserde neye bakmalı? Önce tekrar hissine bakın. Aynı yüzü o kadar çok görüyoruz ki Marilyn artık bireysel bir insan olmaktan çıkıp seri üretilmiş bir görüntüye dönüşüyor. Sonra sağ tarafa geçin: yüz giderek siliniyor. Bir tarafta şöhretin sonsuz tekrarı, diğer tarafta ölüm ve kaybolma.
Pop Art’ın yalnızca parlak renklerden ibaret olmadığını gösteren çok güçlü bir eser.
6. Marcel Duchamp — Çeşme

Fountain, 1917 tarihli özgün çalışmanın sonraki bir versiyonu
Sanat tarihinin en büyük tartışmalarından birini başlatan nesnelerden biri aslında sıradan bir pisuvar. Duchamp hazır bir endüstriyel nesneyi seçip farklı bir bağlama taşıdı ve ona Çeşme adını verdi. Böylece soruyu değiştirdi: “Sanatçı ne kadar iyi resim yapabiliyor?” yerine “bir şeyi sanat yapan nedir?” sorusunu ortaya attı.
Bu eserde neye bakmalı? Aslında nesnenin kendisinden çok fikrine bakmak gerekiyor. Duchamp objeyi üretmedi; onu seçti. 20. yüzyıl sanatındaki kavramsal sanatın, hazır nesnenin ve fikir merkezli sanat anlayışının önemli başlangıç noktalarından biri burada.
Tate Modern’de bundan sonra karşılaşacağınız pek çok “bu gerçekten sanat mı?” eserinin büyük büyükbabası sayılabilir. Bu işin sergiden nasıl reddedildiğini çağdaş sanat testimizin ilk sorusunda anlatmıştım.
7. Salvador Dalí — Narkissos’un Metamorfozu

Metamorphosis of Narcissus, 1937
Dalí burada Yunan mitolojisindeki Narcissus hikâyesini ele alıyor. Narcissus kendi yansımasına âşık olur ve sonunda bir nergis çiçeğine dönüşür. Dalí aynı biçimi tabloda iki kez kullanıyor: solda çömelmiş insan figürü, sağda ise neredeyse aynı biçimi oluşturan bir el ve yumurta.
Bu eserde neye bakmalı? İki ana şekli yan yana karşılaştırın. Bir kez bağlantıyı gördüğünüzde resim gözünüzün önünde dönüşmeye başlıyor. Dalí’nin sevdiği yöntemlerden biri buydu: aynı görüntünün birden fazla biçimde okunmasını sağlamak. Sürrealizmin rüya mantığını en iyi anlatan çalışmalardan biri.
8. Cildo Meireles — Babel

Babel, 2001
Üst üste yerleştirilmiş yüzlerce radyo. Her biri farklı bir frekansta yayın yapıyor. Sesler birbirine karışıyor: haberler, müzikler, konuşmalar. Ortaya anlaşılması neredeyse imkânsız bir ses duvarı çıkıyor. Eserin adı İncil’deki Babil Kulesi hikâyesine gönderme yapıyor.
Bu eserde neye bakmalı? Aslında burada gözünüz kadar kulağınızı da kullanmanız gerekiyor. Yaklaştığınızda tek tek yayınları duyabilirsiniz; uzaklaştığınızda hepsi gürültüye dönüşür. İletişim araçlarının çoğaldıkça birbirimizi daha iyi mi anladığımızı, yoksa daha büyük bir kakofoni mi yarattığımızı düşündüren güçlü bir enstalasyon.
9. Louise Bourgeois — Örümcek

Louise Bourgeois’nın dev örümcekleri çağdaş sanatın en tanınmış imgelerinden biri haline geldi. Örümcek ilk bakışta tehdit edici. Ama Bourgeois için aynı zamanda anne figürüyle ilişkiliydi: sanatçının annesi tekstil restorasyonu yapıyordu ve örümcek de ağ ören, onaran, koruyan ve sabırla çalışan bir canlı.
Bu eserde neye bakmalı? Önce ölçeğe bakın. Küçük ve kırılgan bir hayvanın insanın üzerinde yükselen dev bir yapıya dönüşmesi bütün algımızı değiştiriyor. Sonra şu ikiliği düşünün: koruyor mu, yoksa tehdit mi ediyor? Bourgeois’nın sanatında sevgi, korku, aile ve çocukluk anıları çoğu zaman tam böyle birbirine karışıyor.
10. Piet Mondrian — Kompozisyon

Mondrian‘ın birkaç siyah çizgi ve renkli dikdörtgenden oluşan çalışmalarına bakınca son derece basit görünebilir. Ama bu sadeliğe ulaşmak onun için yıllar aldı. Mondrian başlangıçta ağaçlar, manzaralar ve doğal biçimler resmediyordu; zamanla gördüğü dünyayı giderek sadeleştirerek dikey ve yatay çizgilere, ana renklere ve beyaz alanlara ulaştı.
Bu eserde neye bakmalı? Kompozisyonun simetrik olmadığını fark edin. Hiçbir şey tam merkezde değil; kırmızı, sarı veya mavi alanların büyüklükleri de eşit değil. Mondrian kusursuz dengeyi simetriyle değil, farklı ağırlıkları birbirine karşı koyarak yaratıyor.
Modern tasarım ve mimaride hâlâ karşımıza çıkan görsel dilin kaynaklarından biri burada. Paletinde hiç bulunmayan rengi ise modern sanat testimizde sormuştum.
Turbine Hall’u atlamayın
Tate Modern’de yalnızca koleksiyon salonlarına bakıp çıkmak büyük hata olur. Eski elektrik santralinin Turbine Hall bölümü devasa ölçekli çağdaş sanat projeleri için kullanılıyor. Yıllar boyunca Olafur Eliasson, Ai Weiwei, Anish Kapoor ve Louise Bourgeois gibi sanatçıların büyük ölçekli işleri burada sergilendi.
Salonun kendisi bile sanat eserlerini algılama biçiminizi değiştiriyor. Klasik bir müzede tablo duvarda sizi bekler; Turbine Hall’da ise bazen siz eserin içine girersiniz.
The Tanks
Tate Modern’in alt bölümlerindeki eski petrol tankları da bugün The Tanks adıyla performans, video ve canlı sanat çalışmalarının sergilendiği alanlara dönüştürüldü. Bu bölümü özellikle çağdaş sanatla ilgileniyorsanız atlamayın.
Tate Modern’i Louvre veya Prado’dan ayıran özelliklerden biri tam olarak bu: sanatın yalnızca resim ve heykelden oluşmadığını çok net biçimde gösteriyor.
Tate Modern’i nasıl gezmek gerekir?
Tate Modern’de kronolojik bir gezi her zaman mümkün değil; koleksiyon çoğu zaman temalar ve fikirler etrafında düzenleniyor. Bu nedenle müzeyi gezerken “bu eser hangi yılda yapılmış?” sorusunun yanında “bu eser neyi sorguluyor?” diye düşünmek daha ilginç olabilir.
Kimlik, tüketim, savaş, cinsellik, göç, teknoloji, politika, beden, bellek. Modern ve çağdaş sanatın büyük bölümü bu soruların çevresinde dönüyor.
Yalnızca 1 saatiniz varsa
Önceliği şunlara verin: Turbine Hall, Matisse’in Salyangoz’u, Rothko’nun Seagram Murals’ı, Picasso’nun Üç Dansçı’sı ve Dalí’nin Istakoz Telefon’u. Ve mutlaka Thames tarafındaki pencerelerden St Paul’s Cathedral manzarasına bakın.
2–3 saatiniz varsa
Koleksiyon salonlarının önemli bölümünü gezebilir, Turbine Hall ve The Tanks’e uğrayabilirsiniz. Bu yazıdaki eserlerden hangilerinin o gün sergide olduğunu girişteki haritadan ya da Tate’in sitesinden kontrol etmek iyi olur.
Yarım gününüz varsa
Bence Tate Modern için en keyifli seçenek. Kalıcı koleksiyonu gezdikten sonra geçici sergilerden birini de ekleyebilirsiniz. Müzenin binasını, teraslarını ve nehir manzarasını da ziyaretin bir parçası olarak düşünün.
Tate Modern ziyaret bilgileri
- Adres: Bankside, London SE1 9TG
- Giriş: Kalıcı koleksiyona giriş ücretsiz. Bazı özel sergiler ücretli ve bu sergiler için rezervasyon öneriliyor.
- Açılış saatleri: Genel olarak pazar–perşembe 10.00–18.00, cuma ve cumartesi 21.00’e kadar. Saatler ve etkinlikler değişebiliyor.
- Önerilen süre: 2,5–4 saat
Geçici sergiler sık değişiyor. Güncel program, saatler ve bilet bilgileri için Tate Modern’in resmî sayfasına bakabilirsiniz.
Kısaca Tate Modern
- Şehir: Londra
- Açılış: 2000
- Eski işlevi: Bankside Power Station
- Dönüşüm mimarları: Herzog & de Meuron
- Koleksiyon: Modern ve çağdaş sanat
- Öne çıkan sanatçılar: Picasso, Matisse, Rothko, Dalí, Warhol, Duchamp
- Giriş: Kalıcı koleksiyon ücretsiz
- Önerilen ziyaret süresi: 2,5–4 saat
Tate Modern’den çıktıktan sonra aklınızda yalnızca gördüğünüz eserler kalmıyor. Belki de modern sanatla ilgili en önemli soruyu da yanınızda götürüyorsunuz: bir eserin sanat olması için güzel olması mı gerekir?
Duchamp’ın pisuvarından Rothko’nun renk alanlarına, Warhol’un tekrarlarından dev enstalasyonlara kadar Tate Modern sürekli aynı alışkanlığımızı bozuyor: bir sanat eserinden ne beklediğimizi.
Bu nedenle Tate Modern’i yalnızca modern sanat eserlerinin bulunduğu bir müze olarak değil, “sanat nedir?” sorusunun yüz yıldan fazla süredir tekrar tekrar sorulduğu dev bir laboratuvar olarak düşünmek çok daha doğru.
