Osman Hamdi Bey Kimdir? Hayatı, Eserleri ve Türk Müzeciliğine Katkıları
Bir insan düşünün: Paris’e hukuk okumaya gidiyor, ressam olarak dönüyor. Devlet memurluğu yapıyor, belediye başkanı oluyor, arkeolojik kazılar yönetiyor, müze kuruyor ve Türkiye’nin ilk güzel sanatlar okulunu açıyor. Sonra bütün bunların arasına, Türk sanat tarihinin en tanınmış tablolarından biri olan Kaplumbağa Terbiyecisi’ni sığdırıyor.
Osman Hamdi Bey’i yalnızca bir ressam olarak anlatmak bu yüzden mümkün değil. O, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’yla yoğun biçimde karşılaştığı 19. yüzyılda yetişmiş; sanat, arkeoloji, müzecilik ve eğitim alanlarında kalıcı izler bırakmış çok yönlü bir kültür insanıydı.
Bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri‘nde gördüğümüz lahitlerde, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin tarihinde ve müzelerde korunan pek çok arkeolojik eserde onun emeği var. Ama çoğumuz onu hâlâ kırmızı giysili yaşlı bir adamın, ağır ağır ilerleyen kaplumbağalara baktığı o sessiz tablodan tanıyoruz.
Osman Hamdi Bey kimdir?
Osman Hamdi Bey, 30 Aralık 1842’de İstanbul’da doğdu. Babası İbrahim Edhem Paşa, Avrupa’da eğitim görmüş bir devlet adamıydı ve 1877 yılında sadrazamlığa kadar yükseldi. Böyle bir ailede yetişmesi, genç yaşta yabancı dil öğrenmesini ve Batı kültürüyle tanışmasını sağladı.
Ailenin diğer çocukları da bilim ve kültür alanında önemli görevler üstlendi. Kardeşi İsmail Galip Bey, Osmanlı nümismatiğinin öncü isimlerinden biri oldu. Halil Edhem Bey ise daha sonra İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin müdürlüğünü üstlendi.
Osman Hamdi Bey’in yaşamı boyunca taşıdığı ressam, arkeolog, müzeci ve yönetici kimliklerinin temeli, büyük ölçüde bu eğitimli ve yeniliklere açık aile ortamında atıldı.
Hukuk okumak için Paris’e gitti, ressam olarak döndü
Osman Hamdi Bey, 1860 yılında babası tarafından hukuk eğitimi alması için Paris’e gönderildi. Ancak onun asıl ilgisini çeken alan hukuk değil, resimdi.
Paris’te kaldığı yıllarda sanat derslerine katıldı ve dönemin akademik resim anlayışını yakından tanıdı. Sakıp Sabancı Müzesi’nin biyografisinde, Gustave Boulanger’nin resim derslerini takip ettiği ve Paris Salon kayıtlarında Isidore Pils’in öğrencisi olarak geçtiği belirtiliyor. Sanatında ayrıca dönemin ünlü oryantalist ressamı Jean-Léon Gérôme’un etkisi açıkça görülür.
Paris’te geçirdiği yıllar onun yalnızca resim tekniğini geliştirmesini sağlamadı. Müzeleri, sergileri ve sanat eğitiminin nasıl örgütlendiğini de gördü. Daha sonra İstanbul’da gerçekleştireceği müze ve güzel sanatlar okulu projelerinin arkasında, Paris’te edindiği bu deneyimin büyük payı vardı.
1867 Paris Dünya Sergisi’ne Çingenelerin Molası, Pusuda Zeybek ve Zeybeğin Ölümü adlı üç eseriyle katıldı. Günümüzde nerede oldukları bilinmeyen bu resimler, onun sanat yaşamının erken örnekleri arasında kabul ediliyor.
İstanbul’a dönüş ve devlet görevleri
Osman Hamdi Bey 1869 yılında İstanbul’a döndü. Kısa süre sonra Bağdat Valisi Midhat Paşa’nın yanında Vilayet Umur-ı Ecnebiye Müdürlüğü, yani Yabancı İşler Müdürlüğü görevine getirildi.
Bağdat’ta geçirdiği yaklaşık iki yıl, onun Doğu dünyasının mimarisini, günlük yaşamını ve tarihî eserlerini daha yakından görmesini sağladı. Daha sonra resimlerinde sık sık karşımıza çıkacak olan mimari ayrıntılara ve tarihsel eşyalara duyduğu ilginin gelişmesinde bu dönemin etkisi olduğu düşünülüyor.
İstanbul’a döndükten sonra devletin farklı kademelerinde görev aldı. 1873 Viyana Dünya Sergisi için hazırlanan ve Osmanlı kıyafetlerini tanıtan Elbise-i Osmaniyye adlı çalışmanın hazırlanmasına katkıda bulundu. Kadıköy’ün ilk belediye başkanı olarak kabul edilen Osman Hamdi Bey, bir dönem Beyoğlu Belediyesi’nde de yöneticilik yaptı.
Fakat onun hayatını asıl değiştiren gelişme 1881 yılında gerçekleşti.
Müze-i Hümayun müdürlüğüne getirilmesi
Osman Hamdi Bey, 1881 yılında Müze-i Hümayun’un, yani İmparatorluk Müzesi’nin müdürlüğüne atandı. Bu göreve gelişi Türk müzeciliğinde önemli bir dönüm noktası oldu.
Osmanlı topraklarında eski eserlerin toplanmasına yönelik çalışmalar ondan önce başlamıştı. Ancak müzenin kurumsallaşması, koleksiyonların bilimsel biçimde düzenlenmesi ve arkeolojik kazılardan çıkarılan eserlerin korunması konusunda en kapsamlı adımları Osman Hamdi Bey attı.
Göreve başladığında müze koleksiyonu Çinili Köşk‘te sergileniyordu. Fakat Sayda kazılarında bulunan büyük lahitlerin İstanbul’a getirilmesiyle mevcut yapı yetersiz kaldı. Osman Hamdi Bey’in girişimleriyle mimar Alexandre Vallaury tarafından yeni bir müze binası tasarlandı. 1891 yılında ziyarete açılan bu yapı, günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri‘nin ana binası olarak kullanılıyor.
Dolayısıyla Osman Hamdi Bey’i yalnızca müzenin yöneticisi olarak düşünmemek gerekiyor. O, koleksiyonu büyüten, eserlerin korunmasını sağlayan ve koleksiyona uygun yeni bir müze binasının yapılmasına öncülük eden kişiydi.
Tarihî eserlerin yurt dışına çıkarılmasına karşı mücadelesi
19. yüzyılda Avrupalı arkeologlar Osmanlı topraklarının farklı bölgelerinde kazılar yapıyor, bulunan eserlerin önemli bir kısmını Avrupa’daki müzelere götürüyordu. Londra, Paris ve Berlin’deki büyük müzelerin koleksiyonları bu dönemde hızla genişledi.
Osman Hamdi Bey, Müze-i Hümayun müdürü olduktan sonra eski eserlerin korunmasına yönelik yasal düzenlemelerin güçlendirilmesi için çalıştı. Onun öncülüğünde hazırlanan 1884 tarihli Âsâr-ı Atîka Nizamnamesi, arkeolojik eserlerin devlet malı kabul edilmesi ve izinsiz biçimde yurt dışına çıkarılmasının önlenmesi açısından çok önemliydi.
Daha önce de eski eserlerle ilgili düzenlemeler bulunuyordu. Ancak 1884 nizamnamesi, devletin kendi topraklarında bulunan kültür varlıkları üzerindeki hakkını çok daha güçlü biçimde ortaya koydu. Düzenleme 1906 yılında yeniden geliştirildi.
Bugün Anadolu’da bulunan pek çok arkeolojik eserin Türkiye’de kalabilmesinde bu yaklaşımın büyük payı var.
Sayda kazıları ve İskender Lahdi
Osman Hamdi Bey’in arkeoloji alanındaki en önemli çalışması, 1887 yılında bugünkü Lübnan sınırları içinde bulunan Sayda’da gerçekleştirdiği kazılardı. Kazılar sırasında Sidon krallarına ait büyük bir nekropol ortaya çıkarıldı.
Burada bulunan lahitler arasında İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Likya Lahdi, Satrap Lahdi ve Tabnit Lahdi gibi dünya arkeoloji tarihinin en önemli eserleri bulunuyordu. Bu lahitler bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri‘nin en değerli parçaları arasında.
Adına rağmen İskender Lahdi, Büyük İskender’in mezarı değildir. Lahdin üzerinde Büyük İskender’in Perslerle yaptığı savaşları ve av sahnelerini gösteren kabartmalar bulunduğu için bu adla anılır. Son derece iyi korunmuş kabartmaların üzerinde antik döneme ait boya izlerinin hâlâ görülebilmesi, eseri daha da değerli hale getiriyor.
Sayda’da bulunan lahitler İstanbul’a getirildiğinde Çinili Köşk’ün sergileme kapasitesi yetersiz kaldı. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin bugünkü ana binasının yapılmasının en önemli nedenlerinden biri de bu büyük keşif oldu. Osman Hamdi Bey böylece yalnızca bir kazı gerçekleştirmedi; kazının sonucunda İstanbul’a yeni bir müze binası kazandırdı.
Türkiye’nin ilk güzel sanatlar okulunu kurdu
Osman Hamdi Bey’in en önemli çalışmalarından biri de Sanâyi-i Nefîse Mektebi’ni kurmasıydı. Okul, 1 Ocak 1882 tarihinde resim, heykel, mimarlık ve hakkâklık alanlarında eğitim vermek amacıyla kuruldu; Osman Hamdi Bey kurucu müdür olarak atandı.
Mimar Alexandre Vallaury tarafından tasarlanan okul binası, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin karşısına yapıldı. Sanâyi-i Nefîse Mektebi 2 Mart 1883’te sekiz öğretmen ve yirmi öğrenciyle eğitime başladı.
Bu bina bugün Eski Şark Eserleri Müzesi olarak kullanılıyor. Okul ise daha sonra Güzel Sanatlar Akademisi’ne, ardından Mimar Sinan Üniversitesi’ne dönüştü; bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin temeli Osman Hamdi Bey’in kurduğu bu okula dayanıyor.
Osman Hamdi Bey’in aynı anda hem müzeyi hem de güzel sanatlar okulunu yönetmesi tesadüf değildi. Müze geçmişin eserlerini koruyacak, okul ise geleceğin sanatçılarını yetiştirecekti.
Osman Hamdi Bey’in sanat anlayışı
Osman Hamdi Bey, Batı resminin tekniklerini Osmanlı mimarisi, kıyafetleri ve kültürel unsurlarıyla bir araya getirdi. Resimleri genellikle oryantalist sanat içinde değerlendirilir. Ancak onun oryantalizmi, Avrupa’dan Doğu’ya bakan ressamların yaklaşımından farklıdır.
19. yüzyılın birçok Avrupalı oryantalist ressamı, Doğu’yu hiç görmediği halde hayalî harem sahneleri, egzotik pazarlar ve şiddet dolu görüntüler resmediyordu. Doğu, bu resimlerde çoğu zaman gizemli, hareketsiz ve Batı’dan geri kalmış bir dünya olarak gösteriliyordu.
Osman Hamdi Bey ise resmettiği kültürün içinden geliyordu. Tablolarındaki çiniler, halılar, rahleler, kandiller, yazmalar ve mimari ayrıntılar gelişigüzel dekorlar değildi; bir müzeci ve arkeolog titizliğiyle seçilmiş nesnelerdi.
Yine de resimleri günlük hayattan alınmış doğal anlar değildir. Osman Hamdi Bey, farklı yapılara ait mimari parçaları ve çeşitli tarihsel nesneleri aynı kompozisyonda bir araya getirerek kurgulanmış mekânlar oluşturuyordu. Bu nedenle tablolarına baktığımızda gerçek bir Osmanlı iç mekânını değil, ressamın farklı dönemleri birleştirerek tasarladığı tarihsel bir sahneyi görüyor olabiliriz.
Kendi resimlerinde model oldu
Osman Hamdi Bey’in tablolarındaki erkek figürlerin birçoğu birbirine benzer. Bunun nedeni çoğu zaman model olarak kendisini kullanmasıdır. Farklı kıyafetler giyerek fotoğraflar çektirdiği ve bu fotoğraflardan yararlanarak tablolarındaki derviş, din adamı, müzisyen ya da silah tüccarı figürlerini oluşturduğu biliniyor.
Bu nedenle aynı yüzü Kaplumbağa Terbiyecisi’nde bir derviş, Silah Taciri’nde bir tüccar, Kuran Okuyan Hoca’da dinî bir figür, Şehzade Türbesinde Derviş’te türbe ziyaretçisi olarak görebiliriz. Osman Hamdi Bey böylece yalnızca ressam değil, kendi tablolarının oyuncusu haline gelir.
Osman Hamdi Bey’in kadınları
Osman Hamdi Bey’in resimlerindeki kadınlar, dönemin klasik oryantalist kadın tasvirlerinden belirgin biçimde ayrılır. Batılı oryantalist ressamların tablolarında Doğulu kadınlar çoğu zaman haremin içinde uzanan, seyredilmek üzere resmedilmiş edilgen figürlerdir.
Osman Hamdi Bey’in kadınları ise ayakta durur, yürür, okur, konuşur ve doğrudan izleyiciye bakar. Bu kadınlar resmin yalnızca süsleyici bir parçası değildir. Mihrap, Gezintide Kadınlar, Cami Kapısında Kadınlar, İki Müzisyen Kız ve Mimozalı Kadın gibi eserlerde kadın figürü kompozisyonun merkezindedir.
Sanatçı ayrıca ailesindeki kadınları da sık sık resmetti. Özellikle ikinci eşi Marie Palyart, evlendikten sonraki adıyla Naile Hanım, birçok portresinde model oldu.
Osman Hamdi Bey’in en önemli eserleri
1. Kaplumbağa Terbiyecisi

Osman Hamdi Bey’in en tanınmış eseri olan Kaplumbağa Terbiyecisi, 1906 yılında yapıldı. Resimde, Bursa Yeşil Cami’nin üst katındaki bir mekânda duran yaşlı bir adam ve yerde ağır ağır dolaşan kaplumbağalar görülür.
Adamın elinde bir ney, sırtında ise vurmalı bir çalgı vardır. Ancak kaplumbağaları eğitmek için herhangi bir zorlayıcı araç kullanmaz; onları müzikle yönlendirmeye çalışır.
Tablo çoğu zaman Osman Hamdi Bey’in değişime direnen bir toplumu ya da ağır işleyen bürokrasiyi sabırla eğitmeye çalışan bir aydın olarak kendisini anlattığı biçiminde yorumlanır. Fakat sanatçının tabloya böyle kesin bir anlam yüklediğini gösteren açık bir açıklaması bulunmuyor. Bu nedenle eseri yalnızca “Osmanlı bürokrasisinin eleştirisi” şeklinde okumak yerine, sabır, eğitim, değişim ve zaman üzerine çok katmanlı bir resim olarak değerlendirmek daha doğru.
Eser 1906 Paris Salon Sergisi’nde L’Homme aux tortues, yani “Kaplumbağalı Adam” adıyla sergilendi. Günümüzde Pera Müzesi koleksiyonunda bulunan ilk versiyonun yanında, sanatçının 1907 yılında yaptığı ikinci bir versiyon daha bulunuyor.
2. Mihrap

Osman Hamdi Bey’in en tartışmalı eseri Mihrap, diğer adıyla Tekvin ya da Yaradılış, 1901 yılına tarihlenir. Tabloda büyük bir rahlenin üzerinde oturan sarı giysili bir kadın görülür. Kadının arkasında çinilerle kaplı bir mihrap, ayaklarının çevresinde ise dağılmış kitaplar bulunur.
Buradaki mihrap hayalî değil: resimdeki çinili mihrap, Osman Hamdi Bey’in Karaman’daki İbrahim Bey İmareti’nden İstanbul’a getirttiği ve bugün Çinili Köşk‘te sergilenen 1432 tarihli mihraptır. Yani sanatçı, müzesine kazandırdığı eseri kendi tablosunun içine yerleştirmiştir.
Figürün bulunduğu konum ve çevresindeki dinî kitaplar nedeniyle eser, geleneksel otoriteye, kadın kimliğine ve doğurganlığa ilişkin cesur bir yorum olarak değerlendirilmiştir. Ancak tablonun anlamı konusunda kesin bir görüş birliği yoktur.
Daha da ilginç olan, eserin bugün nerede olduğunun bilinmemesidir. Son olarak Demirbank koleksiyonunda kayıtlı görünen Mihrap, Türk sanat tarihinin kayıp başyapıtlarından biri kabul ediliyor.
3. Silah Taciri

1908 tarihli Silah Taciri, Osman Hamdi Bey’in yaşamının son döneminde yaptığı en güçlü kompozisyonlardan biridir. Resimde iki erkek figürü, eski silahlarla dolu bir mekânda görülür; yaşlı figürün Osman Hamdi Bey’i, genç figürün ise oğlu Edhem’i temsil ettiği düşünülür.
Sanatçı bu tabloda da farklı tarihsel eşyaları ve kıyafetleri bir araya getirir. Silahlar yalnızca savaş araçları değildir; geçmişin, iktidarın ve erkekler arasında aktarılan mirasın simgelerine dönüşür. Eser günümüzde Ankara Resim ve Heykel Müzesi koleksiyonundadır.
4. Mimozalı Kadın

1906 tarihli Mimozalı Kadın tablosunda ikinci eşi Naile Hanım görülür. Bu kez karşımızda tarihsel bir Osmanlı iç mekânı ya da dinî bir yapı yoktur; Naile Hanım, Batılı tarzda giysileri ve elindeki sarı mimozalarla daha sade bir fonun önünde durur.
Bu portre, Osman Hamdi Bey’in yalnızca büyük ve simgesel kompozisyonlar değil, son derece kişisel ve zarif portreler de yapabildiğini gösterir.
5. Kuran Okuyan Hoca

Son dönem eserlerinden biri olan Kuran Okuyan Hoca, Bursa’daki Yeşil Cami’nin iç mekânından esinlenir. Rahlesinin başında oturan figür, kitabına tamamen yoğunlaşmıştır. Duvarlardaki çiniler ve mimari ayrıntılar çok titiz biçimde işlenmiştir.
Ancak resimdeki asıl etki, süslemenin zenginliğinden çok sessizlik duygusundan gelir. Figürün okuduğu kitapla kurduğu kişisel ilişki, izleyiciyi resmin içindeki sakinliğe çeker. Eser Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonunda yer alıyor.
6. Arzuhalci

Arzuhalci tablosunda, yazı yazmayı bilmeyen insanların dilekçelerini kaleme alan bir arzuhalci ile iki kadın görülür. Sahne yalnızca gündelik hayattan bir kesit değildir; okuryazarlık, bürokrasi ve kadınların kamusal alandaki varlığı üzerine de düşündürür.
Kadınlar edilgen biçimde beklemez; arzuhalciyle doğrudan iletişim kuran, taleplerini ileten kişiler olarak resmedilir.
7. Gezintide Kadınlar

Gezintide Kadınlar, Osman Hamdi Bey’in kadın figürüne yaklaşımını en iyi gösteren eserlerden biridir. Farklı renklerde giysiler taşıyan kadınlar açık havada, kamusal bir alanda yürürken görülür.
Batılı oryantalist resmin kapalı harem mekânlarına yerleştirdiği kadınlar burada dışarı çıkmış, şehrin ve toplumsal hayatın parçası haline gelmiştir.
Eskihisar’daki evi ve atölyesi

Osman Hamdi Bey, 1884 yılında Gebze’nin Eskihisar bölgesinde bir köşk yaptırdı. Planlarını kendisinin çizdiği belirtilen bu yapıda resimhanesi, kayıkhanesi ve çeşitli müştemilatlar bulunuyordu. Sanatçı 26 yıl boyunca yaz aylarını burada geçirdi ve önemli tablolarının bir bölümünü bu evde yaptı.
Bugün Osman Hamdi Bey Müzesi olarak kullanılan köşk, onun sanatçı kimliğini daha yakından anlamak için görülebilecek en özel yerlerden biri.
Osman Hamdi Bey’in ölümü
Osman Hamdi Bey, 24 Şubat 1910’da, 67 yaşında hayatını kaybetti. Müze-i Hümayun müdürlüğünü ölümüne kadar sürdürdü; ardından bu görevi kardeşi Halil Edhem Bey devraldı. Hayatının son yıllarında da resim yapmaya, müzeyle ilgilenmeye ve kültür varlıklarının korunması için çalışmaya devam etti.
Osman Hamdi Bey neden önemli?
- Osmanlı resminde büyük boyutlu figürlü kompozisyonların öncülerinden biri oldu.
- Batı resim tekniğini Osmanlı kültürü ve mimarisiyle birleştirdi.
- Müze-i Hümayun’u geliştirerek İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kurumsallaşmasını sağladı.
- Sayda kazılarını yöneterek İskender Lahdi gibi dünya çapında eserleri ortaya çıkardı.
- Eski eserlerin yurt dışına çıkarılmasını sınırlandıran düzenlemeler için çalıştı.
- Sanâyi-i Nefîse Mektebi’ni kurarak Türkiye’de akademik sanat eğitiminin temelini attı.
- Kadınları oryantalist resmin alışılmış kalıplarından farklı biçimde betimledi.
- Kendi kültürünü Batılı bir teknikle, fakat içeriden bir bakışla resmetti.
Osman Hamdi Bey’in yaptığı şey aslında geçmişi korumakla gelecek arasında bir bağ kurmaktı. Bir tarafta toprağın altından çıkardığı antik eserler vardı, diğer tarafta yetiştirdiği yeni sanatçılar. Ortada ise kendi tabloları duruyordu.
Osman Hamdi Bey’in eserleri nerede görülebilir?
- Pera Müzesi: Kaplumbağa Terbiyecisi ve diğer eserleri
- İstanbul Resim ve Heykel Müzesi: Mimozalı Kadın ve farklı yapıtlar
- Sakıp Sabancı Müzesi: Kuran Okuyan Hoca, Naile Hanım Portresi, Arzuhalci
- Ankara Resim ve Heykel Müzesi: Silah Taciri
- Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi: Kaplumbağa Terbiyecisi’nin ikinci versiyonu ve İftardan Sonra
- İstanbul Arkeoloji Müzeleri: Müzecilik ve arkeoloji çalışmalarının en önemli mirası
- Osman Hamdi Bey Müzesi: Sanatçının Eskihisar’daki evi ve çalışma ortamı
Eserler restorasyon, sergi değişikliği ya da ödünç verme nedeniyle her zaman teşhirde olmayabilir. Bu nedenle ziyaret öncesinde müzelerin güncel sergi bilgilerini kontrol etmek iyi olur.
Kısaca Osman Hamdi Bey
- Doğum: 30 Aralık 1842, İstanbul
- Ölüm: 24 Şubat 1910, İstanbul
- Meslekleri: Ressam, arkeolog, müzeci, eğitimci ve devlet görevlisi
- Sanat anlayışı: Akademik resim ve oryantalizm
- Eğitim: Paris’te hukuk ve resim çalışmaları
- Müze görevi: 1881–1910 arası Müze-i Hümayun müdürü
- Kurduğu okul: Sanâyi-i Nefîse Mektebi
- Önemli kazısı: Sayda Kral Nekropolü
- En ünlü eseri: Kaplumbağa Terbiyecisi
- Diğer önemli eserleri: Mihrap, Silah Taciri, Mimozalı Kadın, Kuran Okuyan Hoca, Arzuhalci, Gezintide Kadınlar
Osman Hamdi Bey’in hayatına baktığımızda birbirinden farklı görünen bütün görevlerinin aslında aynı yerde birleştiğini fark ediyoruz.
Resim yaptı çünkü geçmişi ve yaşadığı kültürü görünür kılmak istiyordu. Kazılar gerçekleştirdi çünkü toprağın altındaki geçmişi ortaya çıkarmak istiyordu. Müze kurdu çünkü bulunan eserlerin korunması gerektiğini biliyordu. Sanat okulu açtı çünkü bütün bunları devam ettirecek yeni kuşaklara ihtiyaç vardı.
Belki de Kaplumbağa Terbiyecisi’nde kendisini sabırla bekleyen bir derviş olarak resmetmesinin nedeni buydu. Değişim yavaştı, kurumları dönüştürmek zordu. Ama Osman Hamdi Bey, kaplumbağalar ne kadar ağır ilerlerse ilerlesin, anlatmaya, öğretmeye ve korumaya devam etti.
