İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde Görülmesi Gereken 10 Eser

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne girdiğinizde aslında tek bir müzeye değil, üç ayrı müzeden oluşan büyük bir komplekse giriyorsunuz: Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi.

Koleksiyonlarda Mezopotamya’dan Mısır’a, Anadolu’dan Antik Yunan ve Roma dünyasına, Selçuklu ve Osmanlı çinilerine kadar uzanan yaklaşık bir milyon eser bulunuyor. Üstelik burası Türkiye’de modern müzeciliğin başladığı yerlerden biri.

Ama İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni özel yapan yalnızca koleksiyonunun büyüklüğü değil. Burada Büyük İskender’in savaş sahnelerini taşıyan görkemli bir lahitle karşılaşabilir, birkaç salon sonra dünyanın en eski diplomatik antlaşmalarından birinin tabletine bakabilir, ardından yaklaşık dört bin yıl önce yazılmış bir aşk şiirine geçebilirsiniz.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kısa hikâyesi

Osmanlı’da eski eser toplama merakı Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar uzanıyor. Ancak kurumsal müzeciliğin başlangıcı 1869 yılında Müze-i Hümayun’un, yani İmparatorluk Müzesi’nin kurulmasına dayanıyor.

Dünyanın büyük müzelerinin çoğu gibi burası da müze olmak üzere kurulmuş bir yer değildi — tıpkı bir zamanlar Floransa’nın devlet daireleri olan Uffizi Galerisi gibi. İlk eserler Aya İrini’de toplanmıştı. Koleksiyon büyüyünce Fatih Sultan Mehmet döneminde yaptırılan Çinili Köşk müze olarak kullanılmaya başlandı. Asıl büyük dönüşüm ise 1881 yılında Osman Hamdi Bey’in müze müdürlüğüne atanmasıyla gerçekleşti.

Osman Hamdi Bey yalnızca ressam değildi. Arkeologdu, müze yöneticisiydi, Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurucusuydu ve Osmanlı topraklarında bulunan eski eserlerin korunması konusunda belirleyici rol oynayan isimlerden biriydi.

1887–1888 yıllarında bugünkü Lübnan sınırlarındaki Sayda, yani antik Sidon kral nekropolünde gerçekleştirdiği kazılarda olağanüstü lahitler bulundu: İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Likya Lahdi ve Tabnit Lahdi bunların arasındaydı. Bu eserler İstanbul’a getirildiğinde mevcut müze binası yetersiz kaldı.

Bunun üzerine mimar Alexander Vallaury tarafından yeni Arkeoloji Müzesi binası tasarlandı ve yapı 13 Haziran 1891’de ziyarete açıldı. Yani biraz garip ama güzel bir gerçek var: bugünkü Arkeoloji Müzesi binasının yapılmasının önemli nedenlerinden biri İskender Lahdi ve beraberindeki lahitlerdi.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde mutlaka görülmesi gereken 10 eser

1. İskender Lahdi

MÖ 4. yüzyıl sonları

Müzenin tartışmasız yıldızı. Adından dolayı lahdin Büyük İskender’e ait olduğunu düşünmek çok kolay — ama değil. Lahdin büyük olasılıkla Sidon Kralı Abdalonymos için yapıldığı düşünülüyor. “İskender Lahdi” denmesinin nedeni ise yüzeyindeki kabartmalarda Büyük İskender’in savaş ve av sahnelerinin yer alması.

Bu eserde neye bakmalı? Önce İskender’i bulun: başında aslan postunu andıran bir başlık taşıyan savaşçı figürlerinden biri Büyük İskender olarak yorumlanıyor. Sonra atlara, mızraklara ve savaşçıların bedenlerine bakın. Mermer olmasına rağmen sahne inanılmaz hareketli.

Ama asıl şaşırtıcı ayrıntı şu: lahit bugün beyaz ama başlangıçta böyle değildi. Kabartmalar boyalıydı ve bazı bölgelerde hâlâ pigment izleri görülebiliyor. Antik Yunan ve Helenistik heykelleri beyaz mermer olarak düşünmeye alışığız, oysa antik dünyanın önemli bölümü oldukça renkliydi. Bu lahit bunun en güzel hatırlatıcılarından biri. Sanat tarihi dönemleri sayfasında da göreceğiniz gibi, Rönesans’ın antikiteyi “beyaz mermer” olarak hayal etmesi büyük ölçüde bu boyaların zamanla kaybolmuş olmasından kaynaklanıyor.

2. Ağlayan Kadınlar Lahdi

MÖ 4. yüzyıl

İskender Lahdi’nin hemen ardından mutlaka görülmesi gereken eserlerden biri. Lahdin çevresinde sütunların arasına yerleştirilmiş yas tutan kadın figürleri bulunuyor. Bazıları başını eline dayamış, bazıları ellerini kucağında birleştirmiş, bazıları tamamen içine kapanmış. Ama dikkat ederseniz hepsi aynı biçimde üzülmüyor.

Bu eserde neye bakmalı? Kadınların beden dillerini tek tek karşılaştırın. Bir figür başını önüne eğmişken başka biri elini yüzüne götürüyor. Heykeltıraş “üzüntü” gibi soyut bir duyguyu tekrar eden tek bir pozla değil, birçok farklı beden hareketiyle anlatıyor.

Lahdin mimarisi de önemli: kadınlar küçük bir Yunan tapınağının sütunları arasındaymış gibi yerleştirilmiş. Bu nedenle eser hem heykel hem de küçük bir mimari yapı gibi çalışıyor.

3. Likya Lahdi

MÖ 5. yüzyıl sonları

Sidon kral nekropolünden gelen bir başka olağanüstü eser. Ama adının aksine bu lahit Likya’da bulunmadı; Sidon’da bulundu. “Likya Lahdi” denmesinin nedeni, biçiminin Anadolu’daki Likya mezar geleneğini hatırlatması. Kapağı özellikle dikkat çekici: yüksek, eğimli ve mezar yapısını neredeyse küçük bir eve dönüştürüyor.

Bu eserde neye bakmalı? Lahdin üzerindeki av sahnelerine dikkat edin; atlar, avcılar ve hayvanlar hareket halinde. Sonra mimarisine bakın. Burada farklı kültürlerin etkilerinin aynı objede birleştiğini görebiliyorsunuz: Sidon Fenike dünyasında, biçim Likya’yı hatırlatıyor, heykel dili ise güçlü biçimde Yunan sanatından etkilenmiş.

Antik Akdeniz dünyasını ayrı ayrı kutular halinde düşünmemek gerektiğini gösteren çok güzel bir eser.

4. Tabnit Lahdi

MÖ 6. yüzyıl

İlk bakışta diğer lahitlerden daha sade görünebilir. Ama hikâyesi olağanüstü. Tabnit, Sidon kralıydı ve lahdi eski Mısır tipi antropoid, yani insan biçimli bir tabut formunda yapılmıştı.

Lahdin üzerinde Fenikece bir yazıt bulunuyor ve metin oldukça doğrudan bir uyarı içeriyor: mezarı açmayın, içinde altın ya da gümüş yok, ve mezarı rahatsız eden kişinin başına iyi şeyler gelmeyeceği açıkça söyleniyor.

Bu eserde neye bakmalı? Önce lahdin biçimine bakın; bir Mısır firavununun tabutunu hatırlatması tesadüf değil. Fenikeliler Mısır ve Mezopotamya ile yoğun temas içindeydi. Sonra yazıta dikkat edin: bir kralın yaklaşık iki buçuk bin yıl önce mezarını açacak kişiye hitap eden sözlerinin bugün hâlâ okunabilmesi oldukça tuhaf bir yakınlık duygusu yaratıyor.

5. Kadeş Antlaşması Tableti

MÖ 13. yüzyıl

Müzenin en önemli eserlerinden biri yalnızca küçücük bir kil tablet. Ama üzerindeki metin dünya siyasi tarihi açısından devasa.

Kadeş Savaşı, Hitit Kralı II. Muvatalli ile Mısır Firavunu II. Ramses arasında gerçekleşti. Yıllar sonra iki devlet arasında barış yapıldı. Bu antlaşmanın Hititçe çivi yazılı nüshalarından biri Boğazköy-Hattuşa kazılarında ortaya çıkarıldı ve bugün Eski Şark Eserleri koleksiyonunda bulunuyor.

Sıklıkla “dünyanın ilk yazılı barış antlaşması” diye anılıyor. Daha dikkatli ifade etmek gerekirse: bilinen en eski uluslararası barış antlaşmalarından biri.

Bu eserde neye bakmalı? Tablet küçük, bu nedenle büyük bir sanat eseri beklemeyin. Asıl etkileyici olan üzerindeki küçücük çivi işaretlerinin taşıdığı fikir: iki büyük devlet savaşmış, sonra sınır, karşılıklı yardım, saldırmazlık ve diplomatik ilişkileri düzenleyen bir anlaşmaya varmış. Bugünkü uluslararası anlaşmaların çok uzak atalarından birine bakıyorsunuz.

6. Akad Kralı Naram-Sin Steli

MÖ 3. binyıl

Eski Şark Eserleri Müzesi’ndeki önemli eserlerden biri de Akad Kralı Naram-Sin’e ait stel. Naram-Sin, Mezopotamya tarihinin en güçlü hükümdarlarından biriydi ve krallık ideolojisinde çok önemli bir kırılmayı temsil ediyor: krallar artık yalnızca tanrılar tarafından seçilmiş hükümdarlar değil, giderek tanrısal özellikler taşıyan figürler olarak gösterilmeye başlıyor.

Bu eserde neye bakmalı? Kralın diğer figürlerden nasıl ayrıldığını inceleyin. Antik sanatın temel kurallarından biri burada çok net: önemli kişi daha büyük gösterilir. Bu, bugün fotoğraf ve perspektif dünyasında alışık olduğumuz gerçekçilikten farklı — boyut, fiziksel mesafeyi değil iktidarı anlatıyor.

Bir figür neden diğerlerinden büyük? Çünkü daha yakında değil. Daha önemli.

7. İştar Kapısı’ndan sırlı tuğla kabartmalar

MÖ 6. yüzyıl, Babil

Babil denildiğinde akla gelen en etkileyici görüntülerden biri mavi sırlı tuğlalar ve üzerlerindeki hayvan figürleri. Bunlar II. Nebukadnezar dönemindeki İştar Kapısı ve Tören Yolu ile ilişkili dekorasyon geleneğinin parçaları.

Bu eserde neye bakmalı? Önce renge bakın. Antik Mezopotamya’yı yalnızca kahverengi taş ve toprak olarak düşünmeye alışkınız; oysa Babil’in törensel mimarisi son derece renkliydi.

Mavi sırlı tuğlaların üzerindeki aslan, boğa ve ejder benzeri figürler yalnızca dekorasyon değildi; kraliyet gücü ve tanrılarla bağlantılı sembollerdi. Bir hükümdarın şehre giren herkese daha kapıdan itibaren “burada güç var” demesinin mimari yolu.

8. Şu-Sin için aşk şarkısı

MÖ yaklaşık 2000

Müzenin en romantik sürprizlerinden biri. Küçük bir Sümer tabletinde bir kadın, Kral Şu-Sin’e duyduğu aşkı anlatıyor. Tablet Nippur’da bulundu ve İstanbul’a getirildi; daha sonra Sümerolog Samuel Noah Kramer tarafından 20. yüzyılda okunup tanımlandı. Kültür Portalı da eseri “dünyanın en eski aşk şiiri” başlığıyla tanıtıyor.

Şiirin aynı zamanda Sümerlerin kutsal evlilik töreniyle bağlantılı olduğu düşünülüyor.

Bu eserde neye bakmalı? Burada aslında bakmaktan çok düşünmek gerekiyor. Yaklaşık dört bin yıl önce yaşayan bir insanın aşk hakkında yazdığı kelimelerin bugün hâlâ okunabildiğini düşünün. Krallar değişiyor, imparatorluklar yok oluyor, diller kayboluyor — ama aşk şiiri pek değişmiyor.

Müzedeki en insani objelerden biri bu nedenle bu küçücük tablet olabilir.

9. Karamanoğlu İbrahim Bey İmareti çini mihrabı

1432

İstanbul Arkeoloji Müzeleri yalnızca Antik Çağ’dan oluşmuyor. Kompleksin içindeki Çinili Köşk, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait yaklaşık iki bin çini ve seramik eser barındırıyor. En önemli eserlerden biri 1432 tarihli Karamanoğlu İbrahim Bey İmareti’ne ait çini mihrap.

Bu eserde neye bakmalı? Önce uzaktan bütün kompozisyona bakın, sonra yaklaşın. Geometrik desenlerin ve yazının birbirine nasıl geçtiğini fark edeceksiniz. İslam sanatında figür kullanmadan da son derece karmaşık ve hareketli yüzeylerin nasıl yaratılabildiğini görmek açısından çok güzel bir eser.

Turkuaz ve lacivert tonların yüzyıllar sonra hâlâ ne kadar güçlü olduğunu görmek de ayrı bir zevk.

10. Ab-ı Hayat Çeşmesi

1590

Çinili Köşk’te mutlaka görülmesi gereken eserlerden biri de 1590 tarihli Ab-ı Hayat Çeşmesi. “Ab-ı hayat”, yani hayat suyu, insanı ölümsüzlüğe ulaştırdığı düşünülen efsanevi suyu ifade ediyor. Çeşme yalnızca işlevsel bir mimari parça değil; üzerindeki çiniler ve süslemelerle Osmanlı dekoratif sanatının güzel örneklerinden biri.

Bu eserde neye bakmalı? Çinilerin desenlerini tek tek inceleyin; mavi ve beyazların arasındaki bitkisel motiflere dikkat edin. Arkeoloji Müzesi’nin dev lahitlerinden sonra buraya geçtiğinizde çok güzel bir değişim yaşanıyor: taş heykel ve mezar mimarisinden bir anda renk, desen ve seramiğin dünyasına giriyorsunuz.

Üç müze var: hangisini önce gezmeliyim?

  • Arkeoloji Müzesi: İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Tabnit ve Likya lahitleri ile Antik Yunan ve Roma eserleri.
  • Eski Şark Eserleri Müzesi: Mezopotamya, Mısır, Anadolu ve İslamiyet öncesi Arap Yarımadası eserleri; çivi yazılı belgeler, Kadeş Antlaşması ve Babil eserleri.
  • Çinili Köşk Müzesi: Selçuklu ve Osmanlı dönemi çini ve seramikleri.

Ben ilk ziyaret için şu sırayı tercih ederdim: Arkeoloji Müzesi → Eski Şark Eserleri → Çinili Köşk. Çünkü önce İskender Lahdi ile güçlü bir başlangıç yapıyor, sonra tarihin çok daha eski dönemlerine geçiyor ve ziyareti Çinili Köşk’ün renkli dünyasında bitiriyorsunuz.

Yalnızca 1 saatiniz varsa

Şunlara öncelik verin: İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Tabnit Lahdi, Kadeş Antlaşması ve İştar Kapısı ile ilişkili sırlı tuğla eserler. Ancak bir saat gerçekten kısa; özellikle lahitlerin önünde biraz zaman geçirmek gerekiyor.

2–3 saatiniz varsa

Bu yazıdaki 10 eserin büyük bölümünü görebilirsiniz. Arkeoloji Müzesi’nden sonra mutlaka Eski Şark Eserleri’ne geçin; çünkü buranın asıl sürprizlerinden biri, Helenistik sanatın görkemli lahitlerinden birkaç dakika sonra Mezopotamya’nın çivi yazılı tabletlerinin karşısında bulabilmeniz.

Yarım gününüz varsa

Bence en iyi seçenek bu. Üç müzeyi de acele etmeden gezebilir, Çinili Köşk’ü ve müze binalarının mimarisini de ziyaretin bir parçası haline getirebilirsiniz.

Ayrıca Arkeoloji Müzesi binasının dış cephesine dikkat edin. Neoklasik mimarideki yapının girişindeki Osmanlıca yazıda “Asar-ı Atika Müzesi”, yani Eski Eserler Müzesi yazıyor. Üzerindeki tuğra Sultan II. Abdülhamid’e ait.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri ziyaret bilgileri

  • Adres: Alemdar Caddesi, Osman Hamdi Bey Yokuşu, Gülhane, İstanbul — Topkapı Sarayı’nın hemen yakınında.
  • Müzekart: T.C. vatandaşları için geçerli.
  • Sesli rehber: Var.
  • Önerilen süre: 2,5–4 saat

Yaz aylarında müze gece müzeciliği kapsamında akşam saatlerinde de ziyaret edilebiliyor. Akşam saatlerinde özellikle müze bahçesi ve neoklasik bina çok farklı bir atmosfere bürünüyor. Gece ziyaretinde Müzekart sahiplerinin ayrıca gece bileti alması gerekebiliyor ve MuseumPass kartları geçerli olmayabiliyor.

Gitmeden önce mutlaka kontrol edin

Müzenin bazı salonları dönem dönem onarım nedeniyle ziyarete kapatılabiliyor. Bu yazının hazırlandığı sırada Arkeoloji Müzesi’nin bazı salonları ile ek binadaki bir kısım sergi alanı kapalıydı.

Bu nedenle özellikle görmek istediğiniz bir eser varsa, ziyaret öncesinde müzenin resmî sayfasındaki güncel duyuruları, saatleri ve bilet bilgilerini kontrol etmek iyi olur.

Kısaca İstanbul Arkeoloji Müzeleri

  • Şehir: İstanbul
  • Bölge: Gülhane / Sultanahmet
  • Kurumsal kuruluş: 1869, Müze-i Hümayun
  • Arkeoloji Müzesi binasının açılışı: 1891
  • Gelişimindeki en önemli isim: Osman Hamdi Bey
  • Mimar: Alexander Vallaury
  • Bölümler: Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi, Çinili Köşk Müzesi
  • Koleksiyon: Yaklaşık bir milyon eser
  • En ünlü eser: İskender Lahdi
  • Önerilen ziyaret süresi: 2,5–4 saat

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden çıktığınızda insanın aklında tek bir medeniyet kalmıyor. Fenikeliler, Yunanlar, Hititler, Sümerler, Babilliler, Selçuklular, Osmanlılar — hepsi birkaç bina içinde birbirine ekleniyor.

Ama belki de müzenin en güzel hikâyesi koleksiyonun kendisi kadar Osman Hamdi Bey’in hikâyesi. Sidon’da kazı yapıyor, lahitleri ortaya çıkarıyor, eserleri İstanbul’a getiriyor, onları sergilemek için mevcut müzenin yetmediğini görüyor ve sonunda bu eserler için yeni bir müze binası yükseliyor.

Bugün İskender Lahdi’nin karşısında durduğunuzda bu nedenle yalnızca yaklaşık 2.300 yıllık bir sanat eserine bakmıyorsunuz: Türkiye’de modern müzeciliğin nasıl doğduğunun hikâyesinin tam ortasında duruyorsunuz.

Sanat Tarihi Dönemleri →

Ressamlar →

Sanat testleri →